Ne çok şey kaçıyor hızlanınca değil mi?

Geriye dönüp baktım şehir arkamda küçülürken, ne güzellikler var görmek gerek. Bu güzellikleri çoğaltmak için çok çalışmak gerek.

 

Gezinin planı elime ulaştığında heyecanlandım çünkü uzun zamandır Seferihisar’a gitmek isterken iş için gelip bir gün dahi uzatamadığım İzmir gezilerimin arasına yoğunluktan ekleyemediğim Seferihisar’ı tam 3 saat gezebilecektim. Ezici hız tutsağı olarak keşif için sadece 3 saatim olacaktı. En iyi şekilde değerlendirmem şarttı bu imkânı.

Otobüs parkın önüne geldiğinde sırt çantam elimde kapının açılmasını sabırsızlıkla bekliyordum. İlk hedef şehrin sembolü olan salyangozu bulmaktı. Salyangoz yerine ilk karşıma çıkan suyu tükenmiş deremsi bir birikintideki kazlardı. Turdakiler hemen fotoğraf çekmeye başlamışlardı bile ama benim vaktim azdı, sokaklar, pazar beni bekliyordu keşif için.

Kalabalık bir grup olarak ( yaklaşık 105 kişiyiz) zaten kalabalık olan pazara daldım. Oldum olası pazarları severim. Bire bir satış, sohbetler, göz teması, satıcıyı dinleme, anlama, öğrenme… Satın almak son hamle ve her seferinde gerekli değil ama öyle güzel bir iletişim kurulunca almadan çıkılan tezgâh olmuyor haliyle. İşte pazarın güzelliği, teklif var ısrar yok. El emeği dolmalar, baklavalar, kurabiyeler, reçeller, takılar, otlar, sebzeler, şifalı bitkiler, doğal ürünler derken ellerimiz bir dolu torba, midemiz bir dolu lezzet, gözlerimiz ise hala doymamış, kendimizi limana atıyoruz. Keyfimiz yerinde ama aklıma bir kaç konu takılıyor. Biraz daha özel takılar, objeler olsaydı, şehrin amblemi olan salyangozdan magnetler olsaydı (acaba benim gözümden mi kaçtı?), biraz daha fazla çöp kutusu olsaydı. Ama olur eminim çünkü bu şehri daha yaşanılası kılmak isteyenler var.

Sakinlik bu güzel şehri sarmış. İnsanlar pazardan aldıklarını yemek için sahile serilmiş. Minik kahvehanelerde herkeste bir gülümseme. Deniz de bize eşlik ediyor sakinlikte, kıpırtısız. Kalenin üzerinde fotoğraf çekenlerin yanı sıra tek bir bağrış yok. Kuşlar bile sakin burada, İstanbul’un deli martılarından eser yok.

Süremiz çok az dedim ya, bu şehire uymayan bir tempoda hızlıca kahveleri içirtiyor bize. Manzaraya hayran kalıp en kısa zamanda tekrar, diye dileğimizi suya atıyoruz. Kalkıp başka bir girişten pazara doğru ilerlerken gördüğüm kırmızı çiçekler, duvara asılı aynadaki aksime bakıp “İşte hızın esiri olmadan yürürsen daha neler göreceksin” diye sesleniyor sanki bana. Başka bir girişten yeniden pazara girince bizi bu sefer taze sebzeler karşılıyor. Radika, şevketibostan, turp otu, kekik, ebegümeci ve daha nicelerini doldurduk torbalara. Enginardan uzak durduk çünkü sonraki durak Urla Enginar Festivali olacak. Yeşillerin arasında kaybolmuşken karşıma çıkan duvar yazısı nefis, “Benim yıldızım senin şehrinden görünmüyor olabilir.” Bakmak ve görmek arasındaki farkla bu kare ölümsüzleşiyor. Karşıma çıkan yazılardan beni en güldüreni ise; “Gençleştiren Kafe” yazısı oluyor. Altına da eklemişler, “40 yaşında gir 30 yaşında çık.” Vakit yok ki girip deneyimleyeyim, 46 girip 36 çıkmayı. Köşeyi dönerken karşıma çıkan yazı ise kalbimin en derinine dokunuyor. Ata’mın en yakışıklı pozunun altına yazılmış: “Bu mekânda içilen her kadeh senin şerefine kalkar.” Boş elimi onun şerefine kaldırıp “iyi ki…” diyorum. Bir sonraki köşede beklentim olan duvara çizilmiş salyangoz ile karşılaşmanın mutluluğuyla sokak gezisine devam ediyoruz.

Aklımız dolmalarda, yemeden olmayacak, “boş ver rejim filan, bundan daha sağlıklısı var mı?” deyip dayanamayıp kabak çiçeği dolmasını lüplüyoruz. Ara sokaklarda minicik evler, kimi pansiyon, otel havasında kimi yaşam yerleri. Bir tanesinde şöyle yazıyor: “Hiç odamız kalmamıştır. İlginize teşekkürler.” Başıboş hayvanlar sokakta keyifle dolanıyorlar. Evlerin etrafını saran çiçekler baharın mucizesini gözlerimize ekliyor. Evin kenarında oturmuş amca ile çiçeklerin isimleri hakkında ayaküstü sohbetteyken yanıma yaklaşan genç bir kızın sesiyle bölünüyor konuşmamız. Bana bir dergi alır mıyım diye soruyor. 5 lira. Nelere vermiyorum ki? Aldım gitti. Yoğunluktan nerede okuyacağım ki diye düşünmeden edemezken kapağındaki yazıyla kalıyorum mıhlanmış gibi olduğum yere: “Yavaş Kardeşim!” diye sesleniyor kapak. “Hayat aceleyle yakalanmaz.” Ne çok şey kaçıyor hızlanınca değil mi?

Ne yazık ki saatler hızla aktı demek zorunda kalıp otobüsün bizi beklediği alana ilerliyoruz. Ruhum, midem, zihnim doymuş kısacık ziyaretten. Beklediğimiz alanda okul var, duvarına şehrin simgesi olan salyangozu çizmişler. Onu da yakalamanın keyfiyle bindik otobüse.

Geriye dönüp baktım şehir arkamda küçülürken, ne güzellikler var görmek gerek. Bu güzellikleri çoğaltmak için çok çalışmak gerek.

Üç saatlik keşiften kaleme akanlar böyleydi. Bir dahakine yavaş seyahat imkânıyla en yakında tekrar oralarda olacağım biliyorum.

Stella Namet Abulafya – 2017

Belki bunları da beğenirsin...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir